"Fahreddin Efendi Hazretleri o günlerden birinde yaşadığı akla ziyan
bir olayı şöyle anlatır: ¨Bir gün bakkala gittim. Bakkalda baktım, adam
üzerinde eski yazı olan bir kağıtla paket yapıyor. Kağıtların geri
kalanını da duvardaki bir çengele tutturmuş.' O nedir? bakabilir miyim?'
dedim bakkala. O da bir kağıt koparıp verdi elime.¨
Fahreddin Efendi Hazretleri, satırları okuduğunda az kalsın düşüp bayılacaktır. "Parası ne kadarsa vereyim, bu kağıtları bana ver. Bak günaha giriyorsun!" deyince, ¨Peki¨ der adam.
Ne yazık ki meşhur Şeyh Sâdık Efendi Risâlesi'nin nüshası bir bakkalda bulunmuş. meğer etvâr-ı seb'a ile nefs derecelerini anlatan o meşhur eser hurda kâğıt yerine kullanılmaktaymış.
Fahreddin Efendi Hazretleri, satırları okuduğunda az kalsın düşüp bayılacaktır. "Parası ne kadarsa vereyim, bu kağıtları bana ver. Bak günaha giriyorsun!" deyince, ¨Peki¨ der adam.
Ne yazık ki meşhur Şeyh Sâdık Efendi Risâlesi'nin nüshası bir bakkalda bulunmuş. meğer etvâr-ı seb'a ile nefs derecelerini anlatan o meşhur eser hurda kâğıt yerine kullanılmaktaymış.
(HUZUR DEFTERİ, M.FATİH ÇITLAK, [syf 148]
Bu Risâlem nâmı mahbûb olduğu için ey puser!
Def-i gamdır ana tarih, ânı eyle tâc-ı ser.
Üsküdar da Alaca minare karşısında metfun kutbu’l ârifin ve
ğavsul vasilin Şeyh Sadık Efendi (kuddise sirruhul-aziz)hazretlerinin kitab-ı
mahbublarıdır: Allahü Zül-Celâl’e hamd ü sena, Resulüne salâvat ve selamdan
sonra talibi didar ve salik-i rah-ı hakikat olan mü’min kardeşlerime dualar
okuyup tarafımdan kendilerine işbu risale hediye olunmuştur. Zira manevi peder
olan bir kimsenin manevi evlatlarına nasihat edip tavsiyelerde bulunmaktan daha
büyük bir hediye olmaz.
Benim ruhum gönül gönülden, dil dili var dilden, dile dil
dileğin dilden dile verilmez. Hane-i dile Zeyd u Amr ile bile herkes bulunduğu
tarikin ilmini tahsil edip sonra ilmine başlamalı. İlk olarak herkese farz-ı
ayn olan Şeriat ilmi ile başlanır. Sonra en lüzumlu olan Tarîkat ilmidir. Sonra
Marifet ilmi lazımdır. Sonra Hakikat ilmi Hakk’ın nimetidir. Ama ilim bir
okyanus olduğundan, bunun bir katresi beyan edilmiştir. Sebep de: ’’İnsanların
en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır.’’ sözünün şümulüne girmek ümididir.
Hiç bir karşılık beklemeden kaleme aldığım bu Risale için tevhit ehlinin
dualarını ümit ederim. “Rabbimiz kavmimiz ile aramızı hak ile aç, zira Sen
(hayırlı bir kapı) açanların en hayırlısısın” (A’raf,7/89) “Allah’ım! Bize bu hazinenin
kapılarını aç, bu rumuzlarının sırlarını açıkla’’
Ey kardeş Allah seni iki cihanda aziz kılsın. Yüce Allah’ın
izni ile söylüyorum. Allah’ın yardımıyla beni dinle, bize yönel,
çekinme. Zira sen emniyettesin. Rabbine dua edip de ki: ”İlahi! Muradım
Sen’sin, rızana ermeyi niyaz ediyorum. Cemâlin hürmetine, Ya Rahim, lütfunla
merhamet et ve duayı kabul buyur!”
Benim canım! Varlık ikliminde seyr ve sefer, fena sahrasında
seyahat ettiğimiz esnada şâh-ı bekâdan dosdoğru bir yol ihsan olunduk ta, bu
uyku ile uyanıklık arasına benzeyen bir hâl idi. Bu hâl içinde büyük ve muazzam
bir fena şehrine vardım. Bunun enini ve boyunu gözle ihata etmek mümkün olamaz.
Şehir halkı o kadar kalabalık idi ki, hiç bir çarşısına rahat girilmez. Ahalisi
ise, dünyada ki çeşitli kavimlerden meydana geliyor. Kimi Arap, kimi Acem, kimi
Türk, kimi Rum… Kâfirlerin her türlüsü burada mevcut olduğundan hayretler
içinde kaldım. Acayip bir gezintiye çıktım. Şehrin ortasında muazzam bir kale
inşa olunmuş, kalenin burçları göklere dayanmış. Surların dışında kalan bu
şehre ezelden beri hakikat güneşinden bir ışık düşmemiş ve düşmemekte.
Ahalisini görünce anladım ki, şehir halkının semaları bile, bir karanlık
ülkedir. Zira meşrepleri köpekler gibi bir lokma için birbirleriyle hırlaşıp
basit bahanelerle birbirlerini parçalarlar.
Şehvet ve gazapları galip olduğundan, ateş unsurundan olan
tabiatları icabı mağlup ettiklerini katlederler. Zinaya istekli ve düşkün
olduklarından bir fahişe avradın ardına düşerler. Üçü beşi onun ardına düşünce,
bazen kıskançlıkla birbirini helak ederler. Livatadan fazla haz alırlar.
Hırsızlık, çekiştirme, iftira, içki, yalan ve gıybet sürüp giden adetleri olup
zerre kadar Allah’tan korkmazlar. Bu büyük günahları işleyenlerin çoğu Müslüman
hatta bazıları da âlimler olup iyiyi emir, kötüyü men (Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i
ani’l-münker) eden âlimler, vaizler ve iyi insanlar dahi bu şehirde zuhur etmiş
olup, amma bu (Nefs-i) EMMARE ŞEHRİ ahalisiyle hiçbir şekilde
uyuşamayıp, bahis konusu şehrin ortasında ki kaleye hicret ederlermiş.
Bu fakir dahi bu şehirde ikamet istemedim. Ulu şehrin sözden
anlayan âlimlerini bulup, şehrin ismini, sultanını, valisini ve halini sorayım
diye ulemadan birini bulup durumu sordum. Dedim ki: “Şehrinizin ismi nedir?”
Dedi ki: “Bu şehrin ismi (Nefs-i ) EMMÂRE’dir. Burası gaflet ve
karanlıklar ülkesidir. Sultanımıza AKL-I MEÂŞ (dünya refahı
için düşünen akıl) derler. Âlimdir, idareciliğinde mahir bir müneccim ve
mühendistir, akıllı bir tabiptir. Her şeyden haberi var. Yeryüzünde onun gibi
yoktur.” Sonra padişahın veziri kimdir, diye sorduğum da dedi ki: Veziri idrak
kuvvetidir. Kethüdası müşterek histir. Harç vekili vehim ve vesvese kuvvetidir.
Tebaasını sordum. Onun bana haber verdiğine göre anladım ki; tüm kötü huylar ve
kötü huylular, Akl-ı Meaş denilen padişahın hizmetçileri ve sırdaşları
olmuşlar. Bu fakir dahi Akl-ı Meâş’ın her alanda mahir bir üstat olduğunu
bildiği için maişetini temin etmek maksadı ile onunla alakalı her sahada bilgi
tahsil etmek arzusuyla bir zaman ona hizmet ettim. Kabiliyetimi beğendiğinden
büyük bir hevesle nice ilimler tahsil etmemi temin etti, beni kendisine sırdaş
kıldı. Böylece ilmin her sahasında mahir, halk arasında meşhur oldum, hezarfen
(bin fenne vakıf) diye tanındım.
Fakat Akl-ı Meâş’ın hâkimiyeti altında bulunan bütün
ahalinin, günahın her çeşidini işlemekte olduğunu, bu iklimin padişahı olan
Akl-ı Meâş’ın, onları işlemekte oldukları günahları gördüğü halde engellemeye
gücü yetmediğini görünce, ruhuma büyük bir sıkıntı geldi. Bir gün Akl-ı Meâş’ı
arifane ağırlayıp kendisine dedim ki: “Padişahım! Senin bu şehrin bilginleri
ilimleriyle amel etmiyorlar, Allah’tan korkmuyorlar. Cahilleri de tövbe ve
istiğfar etmiyor, gönüllerini iman nuru ile ışıklandırmıyorlar. Mutlak olarak
şekil yönünden insan, ama hâl ve hareket tarzı bakımından hayvandırlar, hatta
onlardan daha da aşağıdadırlar. Bu ne hikmettir, açıklar mısınız?” Dedi ki:
“Bunlar benim tebaamdan değillerdir. Eskiden şeytan bu şehir halkını baştan
çıkarmış, vesvese ve desise ve bütün avenesi ile bu Emmare Şehri halkıyla ülfet
etmiş, halk onların fesadına maruz kalmış, fesatlarını ortadan kaldırmak için
bir çare bulamadım.”
Padişah, bu sözleri söyleyince, Emmare Şehri’nden göç etmeye
niyet ettim ve dedim ki: “Padişah’ım! Bu aciz kuluna ihsanda bulunduğun gibi,
kimseye ihsanda bulunmadın. Devletinizin sayesinde nice safalar ettim. Samur
kürklerle, onlarla arkadaşlarla, ahbaplar la, saz, söz, oyun ve eğlence ile birlikte
oldum. Bunlardan hiçbirini bana yasaklamadın, bunları yapmama müsaade ettin.
Ama zevk ve safamız, bu noktada son buldu. Yüksek müsaadeniz olursa bir seyyah
olan bu fakir, şehrin ortasında ki kaleye varmak ister. Padişah dedi ki: O
kaleye (Nefs-i) LEVVAME SAHASI adı verilmektedir. O kale dahi
benim hâkimiyetimin altındadır. Fakat Levvame ahalisi, bu Emmare Şehri
ahalisine kıyas edilemez. Bu Emmare Şehri’nde çok eskiden beri, İblis ikamet
etmekte olduğundan, ahalisine tövbe nasip olmaz. Lâkin LEVVAME ŞEHRİ’ne
şeytanın vesvesesi tam olarak hâkimiyet kuramaz. Bu şehirde oturanlar da büyük
günah işler, zina, livata, içki, gıybet ve hırsızlık gibi kötü şeyler yaparlar,
ama derhal pişman olup tövbe ve istiğfar ederler.
Sonra Akl-ı Meâş susunca, hemen Levvame adı verilen kale
tarafına can atıp kapısına vardım. Kapısı üzerine “et-tâibü mine’z-zenbi ke-men
lâ- zenbe leh- hemen o anda günahından tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir”
yazılı idi. Ben de kalesine girdim ve gördüm ki; şehrin ahalisi Emmare Şehri ahalisi
kadar değil, ancak onun yarısı kadardır. Burada bir süre misafir oldum. Ahalisi
içindeki âlimlerden birine şehrin durumunu sordum. Burada var olduğunu
öğrendiğim müftülerin ziyaretine gittim. Selamı saygıyla aldılar. Bunlara bir
müddet hizmet ettim. Yanlarında okudum, yazdım, mümkün olduğu kadar ilim tahsil
edip şehrin ahalisiyle kaynaştım, ahbaplık ettim, hepsinin meşreplerini
öğrendim. Levvame Şehri’nde ikamet edenlerden, şehrin padişahının ismini
sordum. Dediler ki Akl-ı Meâş’tır, şu şehir onun hükmü altındadır. Tebaası ise
kibir, riya, taassup, zühd-i ham vekilleri vardır. Nice âlim, fazıl, salih ve
abid insanlar bu Levvame Şehri’nde mevcuttur.
Onlar bu cevabı verince hatırıma şu geldi: Bu Levvâme Şehri
ahalisinin âlimlerinin ve sâlihlerinin meslekleri, mezhepleri ve meşrepleri
nedir, anlaşıldı ama acaba umumi olarak ahalisi ne meşrep üzeredir? Bunu
anlamak için binlerce kişiyle tanıştım. Gördüm ki bu şehirdeki âlimler, abid ve
zahit ama meşrepleri Cimrilik, haset, kibir, taassup, nefsaniyet, gıybet,
tamah, aşağılık ve münafıklık. Son derece faziletli olan salih kişilerle de
ülfet ettim. Fazilet ehlini gördüm ki, cehennem korkusundan afv ve mağfiret
ümidiyle ibadet ve taat ederler. Cennet arzusuyla nefslerin safâsı için gece
gündüz istirahat edip cennet safâlarını, huri kızları, gılmânı birbirlerine
tasvir ederler. Böylece halkı cennete giden yolu tutmaya teşvik ederler.
Abidlerden bir şahsa Emmare Şehri ahalisinden şikâyet ettim.
Dedi ki sözünü ettiğin şehir halkı bir alay kâfir, müfsit, katil, beynamaz,
zinacı, lûti ve ayyaşlardan ibaret olup hepsi de sapık mezheplerdendir.
Onlardan bizim Levvame Şehri’nde yoktur, buraya gelemezler. Ancak içlerinden
bazılarına hidayet nasip olunca oradan göç edip bizim Levvame Şehrine gelirler,
önceden yaptıklarına pişman olur, tövbe ve istiğfar ederler. Çünkü Emmare
ahalisi, orada bulundukları sürece kendilerine tövbe nasip olmaz, şefaati da
hak edemezler. Sonra o zata kendi şehirlerindeki iç kaleyi sordum. Dedi ki: O
kalenin ismi (nef-i) MÜLHİME’dir. Padişahlarının ismi de AKL-I
MEAD derler. Vezirleri de Aşk Sultanı adı verilmektedir. Bu Mülhime
Şehrine bizden hiç kimse gitmemiştir. Bazıları göç edip oraya gidecek olsa, bir
daha onu Levvame Şehri ne koymayız. Çünkü onlar o mülhime Şehri’nin veziri olan
Aşk’a gayet sıkı bir şekilde bağlı kalır, onu son derece sever, onun uğrunda
canlarını, başlarını, mallarını, evlatlarını ve ailelerini bile hiç çekinmeden
feda ederler.
Bizim padişahımız olan Akl-ı Meaş’ın aldığı tedbirlere ve
gösterdiği faaliyetlere itibar etmez, ona teslim olmaz, ırzı, namusu, vakar ve
zühdü terk edip tasavvuf hakkındaki eserleri okur, bazı kitapları da
yazarlarmış ki –Allah korusun– bir harfi bile şer-i şerfe uygun değildir.
Onların içlerinde mürşit, delil ve rehber sayılan bazı kişiler vardır ki hırka,
taç ve aba giyer, şekil yönünden ehlullah kisvesi içinde bulunur, söz ve
davranışları şeriata aykırı olduğu halde yine de kendilerine tabi olurlar imiş.
-Allah korusun- bunların hepsi sapık fırkalardan tarikat ehli olarak
bulunmuşlardır. Sakın bu Mülhime Kalesi’ne uğrama! Çünkü onlar saz, söz, nağme,
tambur, ut, ney, kudüm ile zikreder ve “Allah” derler. Onlar bizim şu Levvame
Şehri’mize gelip meşreplerinin icabını icra edemezler. Bizim âlimlerimizde dini
gayret galiptir. Onun için ittifak ettiler ki, Allah’ın şeriatının hükümlerini
ihtiva eden kitaplarımız ellerimizde toplanmış olup (buna aykırı düşen
hususları) reddederiz. Nice kişilerin zikrettiklerini haber alıp (kitaplara
uygun olmadığı için onları) katlederiz. Bizde ki alim, salih, abid ve zahitlerin
Mülhime Şehrinde bulunması, hiçbir şekilde mümkün değildir.
O, bunu söyleyince Levvame Şehri’nde dahi nefret edip
Levvamenin içinde bulunan mübarek MÜLHİME ŞEHRİ’ne yöneldim.
Mülhime kapısına vardık ta, kapı üzerinde “Lâ ilâhe illâllah” ibaresinin
olduğunu gördüm. Bu güzel kelimeyi okuyunca şükür secdesi için orada derhal
yere kapandım. Sonra Mülhime Şehri’ne dâhil oldum. Başlangıçta, bir Nakşbendiye
tekkesinde ikamet ettim. Zevk, şevk, saz, söz, nağme ve ağaze ile ahalisi her
dem safada olup aralarında hiç anlaşmazlık, fesat, haset, nefret, düşmanlık
yok. İleri gelenleri ile aşağı tabakadakiler birbirine hürmet, ikram i’zâzda
bulunur, yekdiğerine, değer ve kıymet verirler. Meclislerinde sohbetleri,
dilber, didar, zikrullah üzere olup daima ruhani safâ ile ahalisi cefadan uzak
kalır, cennet safâsından haz alır, bu yüzden burada ikamet ederler. Mülhime
Şehri’nin bütün ahvalini sorup soruşturdum. Meclis-i şeriflerine katıldım,
sohbetleriyle müşerref oldum.
Gerek cismani, gerek ruhani her çeşit safâ burada hazır bir
vaziyette olduğundan, ben fakir dahi mest u hayran oldum. İyi hâl sahibi
olduğuna itikat edilen oradaki yaşlı, arif ve esrara vakıf bir cân’dan sual
edip, dedim ki: “Azizim! Ben bir fakir seyyahım. Gönül hastalıklarından gaflet
ve zulmet denilen hastalıklara yakalandım. Şu Mülhime Şehrinde gönül
hastalıklarını tedavi eden ehliyetli bir tabip bulunur mu? Lütfen bana bunu
haber verir misiniz? Senin ismin nedir? O şahıs dedi ki Benim adım Hidayet’tir.
Ta ezelden bu ana gelinceye kadar, benim yalan söylediğim hiç duyulmamıştır.
Benim görevim, samimi bir şekilde vuslat şehrinin yolunu soran didar
taliplerine doğru haber vermektir. Sen de samimi bir âşık ve fakirsin. Can
kulağını aç ve dediklerimi dikkatle dinle. İçinde oturduğun şu Mülhime Şehri
dört mahalledir. Dördü de birbirini kuşatır.
Birinci mahallenin ismine MUKALLİDLER MAHALLESİ derler.
Senin aradığın ehliyetli tabip, Mukallitler Mahallesi’nde oturmaz ki, sendeki
gafleti, gönül zulmetini ve gizli şirki tedavi ede. Şu sıralarda kalp tabibi
suretinden görünüp taç ve hırka ile şeyh şekline giren irfansızlar,
mukallitler, müfsitler, iddiacılar ve davalarını ispata kâdir olamayan
müddeiler, kötü huylarda, gizli şirkte, şöhret kentinde, şehvet hastalığında;
yeme, içme, cinsi münasebet, oynama, eğlenme ve unutma hâlindedir. Mukallit
arifler, gayet gizli bozgunculuk yaparlar, müdrik, rind ve zeki olurlar.
Anlayışları ve sezgileri kuvvetli olur. Dilleri daima zikirdedir ama ilahi
isimlerin tesirini müşahede eyleyemediklerin bu mahalde senin kalp hastalığına,
şifa olacak bir merhem verecek ehil bir tabip bulamazsın. Bu Mukallitler
Mahallesi’nden de hicret edilip (Nefs-i) MUTMAİNNE KALESİ tarafında
olan MÜCAHİDLER MAHALLESİ’ne varılıp orada derde derman olacak bir
tabip bulunur. Derhal, hay huydan uzaklaş ki, âlemde sultanlık budur.
Bunun üzerine hemen Mücahidler Mahallesi’ne varıp misafir
oldum. Gördüm ki ahalisi zayıf, edepli, zikir halinde şükrediyor, mücâhedede
bulunuyor, oruç tutuyor Namaz kılıyor, ibadet, tâat ve riyazet üzereler ve sükût
ediyorlar. Burada âlim, ilmi ile amel eden faziletli canlarla görüştüm. Anladım
ki bunların bu türlü hareketleri, kötü huylardan, gizli şirkten ve gaflet
karanlığından kurtulmak, böylece Mutmainne Kalesine girmek için kabiliyet
kazanmak, “Ey Mutmain nefs, Dön Rabbine” hitabına müstahak olmak ve rıza
kapısında durup beklemek için imiş. Bu fakir dahi nice seneler onlar gibi
hareket edip bir an bile zikri ve fikri terk etmeyip sabır, gayret, tahammül ve
kanaat ettim. Hep mücâhedeye devam ettim. Lâkin gizli şirkten ve gaflet
karanlığından kurtulmak için çare bulamadım. İkamet ettiğim MÜCÂHEDE
MAHALLESİtabiplerine rica edip: benim hastalığım, gizli şirk ve gaflet
karanlığıdır. Lütfen şifalı bir merhem verin, dedim.
Dediler ki: Burası Mücahede Mahallesi’dir senin derdinin
devası burada yoktur. Fakat Mutmainne Kalesi’ne yakın bir yerde MURÂKABE
MAHALLESİ ve MÜNÂCAAT MAHALLESİ denilen bir semt
vardır. Senin derdinin devasını bilen tabip orada bulunur. Bunun üzerine
murakabeye vardım. Gördüm ki ahalisi kalp zikrinde ve veled-i kalp sahipleri
olup başlar yerde, huzû, huşu ve huzur halindeler, kaygılı ve üzüntülü bir
vaziyetteler. Konuşmuyorlar, suskun duruyorlar. Zahirleri harap olmuş ama
bâtınları mamur, meşrepleri hâlim selim olmak, teslimiyet göstermek ve Allah’tan
korkmaktır. Birbirleriyle ülfet ve sohbet etmezler. İlim ve hikmetle asla
yekdiğerini murakabeden menetmezler. Birbirlerinin huzuruna mani olmazlar.
Zerre kadar, birbirine yük olmazlar.
Bu fakir, adı geçen MURÂKABE MAHALLESİ’nde nice
seneler ikamet ettim. Onlar ne yaptılarsa, ben de onu yaptım ve gafletten
kurtuldum ama gizli şirkten ve gönlümdeki karanlıktan kurtulamadım. Gözyaşı
akıtıp ağlayan ve sızlanan bir garip yolcuya rastladım. Gam denizine batmış,
her an ölmeyi arzu eder bir hâlde idim. Ölmekten başka çare de bulamıyordum.
Fakat ölmek de elimde olmadığından kaygılı ve hüzünlü olarak murakabe hâlinde
bulunurken yine evvelce bana öğüt veren Hak Rehberi isimli kâmil (Hidâyet)
ortaya çıkıp, perişan hâlime acıdı ve dedi ki: “Ey gurbette ağlayan ve sızlayan
esir! Bu hâl ile derdine derman bulamazsın. Bu MURÂKABE MAHALLESİ’nden
geç, git. MUTMAİNNE KAPISI önünde bir mahalle var. FENÂ denilen
o mahalleye göç. Fâni oldular, sonra yine fâni oldular, sonra yine fâni oldular
da bâki oldular, sonra yine bâki oldular, sonra yine fâni oldular. Sırrı, orada
sana açık bir şekilde malum olur. Gizli şirk, gaflet ve gönül karanlığı gibi
hastalıkları orada tedavi ederler. Mahv, fâni ve vücutsuz olan ehil tabipler,
bunu tedavi ederler, sende kurtulursun.”
Bunun üzerine FENÂ MAHALLESİ’ne varıp misafir
oldum. Gördüm ki Fenâ Mahallesi’nin halkı sanki dilsizmiş gibi suskun, ölü
gibi, konuşmaya tâkatları yok, sıhhatlerinden de ümit kesmişler. Oturmuş, ölüm
meleğini bekliyorlar. Mahallelerine gelip gidenlerden haberleri yok. Fenâ
Mahallesi halkı beş vakit namazlarını ifadan başka iş yapmağa kâdir değiller.
Ne dünyayı ve ahireti, ne de Zeyd’i va Amr’ı biliyorlar. Havf ve recâ hâlini
geride bırakmışlar. Dua, sena, recâ, niyaz, zikir, fikir, safâ, cefa, maddi
lezzet, manevi haz gibi hususlarla ilgilenmeyip bu tür şeylerden zevk almaz
olmuşlar.
Fâkir dahi, onların hallerine bakıp nice yıllar onlar ne
yaptılarsa, ben de onu yaptım. Dış yüzümü onlara benzetmeye ve uygun hale
getirmeye çalıştım. Ama bâtın halleri bir türlü malumum olmadı. Bu yüzden ne
fenâyı, ne de fenâ halini tarif etmek mümkün olmadığından bu vaziyette bu fenâ
Mahallesi’nde dahi öyle bir gam ve eleme uğramadım ki, hâlimi tabibe arz etmeye
benim olarak, bende mülküm olmak üzere bir varlık bulamadım ki “bu benimdir”,
“Ben benim” diyebileyim. İşte o vakit anladım ki orada varlığın ve mülkün
sahibi hazır ve nâzırdır. "Vü Cudumdur" demek, düpedüz yalan, yalan
ise bütün dinlerde haram. Talep dahi, gizli şirkte söz konusu olup, ben ise
gizli şirkten kurtulmak için sefere çıkmıştım. Bu halde dahi hayretim ve aczim
arttı. Tüm isteklerimden vazgeçtim. Gözümden akan yaşlar, elimde olmayarak her
gün daha fazla akmaya başladı. ’’Aman yâ Rabbi!’’ desem, yine ikilik ve gizli
şirk ortaya çıkıyor. Çünkü bu durumda, bir ben varım, bir de emânım var.
Talibim, Matlubum dahi var. Hesap edin, kaç sayı ortaya çıkar. Bilmem ki ne
çare kılayım gönlümdeki derdime? Saklı ve gizli olan her şeyi bilen Allah,
hâlime merhamet edip didara talip olanların gönlünü terbiye etmeye me’mur olan
ilham meleğini gönderdi. Melek, kimsesiz ve varlıksız olan bu garibe acıyıp
Hakk’ın izniyle Rabbâni ilham kitabından okuyup önce ‘’fiillerin fenâsı
lâzımdır’’ deyince derhal elimi uzatmaya teşebbüs ettim. Ama gördüm ki bu elim
cansız bir madde gibi dört unsurdan meydana gelen bir şeydir. Yani elim benim
değil ”Fa’âlün limâ yürid - O, dilediğini yapan ‘Bir’dir” ve bende hiçbir fiil
için kuvvet yoktur. Kâdir birdir, benim kudretim yok. Kısaca herhangi bir fiil
benden sadır olacak olsa, o fiil Fa’âl (Allah’a)’e ve O’nun kuvvet ve kudretine
havale edip, insan suretinde bir kimse olarak benden meydana gelen fiillerden
uzaklaşıp, tam olarak fiillerin fenâsı ne demektir, meleğin ilhamı vâsıtasıyla
sırrımdan (bunun) sırrına vâkıf oldum. Bu yüzden hamd ü senâ eyledim.
Eğer tasavvufa aşina olan ulemadan bazıları, bu sözü edilen
fiillerin fenâsına Kur’an-ı Azimüşşân’dan delil var mıdır, derlerse ”kul küllün
min ındıllah - De ki, her şey Allah’tandır” ayet-i kerimesi, bu hususta açıkça ifade
edilmiştir. Fakir, okuduğum yoktur ama okumaya, Hak Teâlâ kuvvet ve kudret
ihsan etmiştir. Bu bahsimiz hâle bağlı olduğundan kâl (söz) ile hâl edilemez ve
anlatılamaz. Zira ”el-hâlü lâ yu’refü bi’l-kâl - hâl, kâl ile anlatılamaz”
olup, ehline malumdur.
Bundan sonra ilham meleği vasıtasıyla Hakk’ın yardımı ile
sıfatları fâni kılma cihetine yöneldim. Baktım ama bakış benim değil,
söylediğim sözde alakam yok. Dil benim değil. Nefs-i Nâtıka’yı bilmem naçar
zahir ve bâtında olan sıfatlarımdan alâkayı kesip bütün ruhumla, bedenimle, his
ve kuvvetimle ben beni bir zât farz ettim. Ama gördüm ki, farz ettiğim dahi
yine bir ikiliğe işaret ediyor, yine gizli şirk ortaya çıkıyor. “Başkasının
mülküyle ne alâkam var?” diyerek çaresiz kaldım. Bütün zatımı mahv ve fâni
kıldım. Ama yine de talepten vazgeçmedim. Düşündüm ki: ’’Talep, kulun aynıdır’’
Böyle demişler. Ben bu benliğimle ne belâya uğradığımı bilmedim. ”Vallahü
bi-külli şey’in muhit. Hüve’l-Evveluve’l Âhiru ve’z-Zahiru ve’l-Bâtın ve hüve
bi-külli şey’in Kadir - Allah her şeyi kuşatır. Evvel de, Âhir de, Zahir de,
Bâtın da O’dur. O her şeyi bilir” mealindeki ayetler, sırrımda zahir oldu.
Bundan dolayı ”Mûtû kable en-te mûtû - ölmeden evvel ölünüz” sırrına mazhar
olmaya yöneldim. Yine gizli şirk karşıma çıktı. Zira bir ben varım, bir de
benim teveccühüm (yönelişim) varmış.
Sanki bu da yalan bir şey. Ne derde düştüm ki, münacaat etmek
yok, hareket etmek yok, teveccüh etmek yok, talep etmek yok. Öyle garip bir
mana ki, halli müşkil. Çaresiz hepsini de esas sahibine teslim edip Rızâ
Kapısı’nda beklemeye, can çekişme zamanı yatağa düşen hasta gibi tarifi mümkün
olmayan bir halde sürekli olarak ölümü bekleyip, tam bir ölü gibi akılsız hâlde
ve şuursuz bir zaman bu halde kaldım. ”fetvayı kalbinden iste” esasına uyarak
gönül fetvasına müracaat ettim. Şöyle bir cevap aldım: “Senin sende zuhur eden
nefsinden, senin haberin vardır ve sen ‘Rabbine dön’ hitabını bu yüzden
istemezdin. Zira malumdur ki, bir tuzlaya bir bir kedi düşse ve zamanla onun
bir kılı hariç bütün vücudu tuza dönüşse, onun bâki kalan bir kılının hükmünü
tespit konusunda zahir uleması tartışmaya girmiş ve çeşitli görüşler ileri
sürmüştür. Bazılarına göre kedinin bütün vücudu tuz hükmündedir, bir tek kılın
tuza dönüşmemiş olması zarar vermez. Diğer bazılarına göre, tuza dönüşen
kedinin vücudu, tuza dönüşmeyen o bir tek kılın hükmüne tâbidir ve yenmesi
helâl olmaz.
İşte bu huşusu tekrar anlamaya ve kavramaya gayret edip,
yeniden iradi ölümle, yeniden ölmeye teşebbüs ettim. Bundan sonra istiğrak
denilen bir hal daha zuhur etti. Benim bana, benden bir keyfiyet arız olup,
sırrımda sessiz ve harfsiz “Rabbine dön” hitabı gibi bir hâl zuhur edince, o
anda tarifi imkânsız manevi bir lezzet hâsıl oldu. Mest oldum, dehşete düştüm.
Bu halde iken uyandım. Bu ne hâldir, diye Akl-ı Meâş ile fikrettim. Meğer Akl-ı
Meâş, bu esrara vâkıf değilmiş. Bundan habersiz olduğundan fikirle ilahi
sırlara vâkıf olunmayacağı malumum oldu ve iddiadan vazgeçtim.
Buraya kadar yazılan sırlardan maksat, bu fenâ hakkındaki
bilgileri açıklama olmayıp ancak vefatımızdan sonra bu Risale’nin ahbaplarımıza
yadigâr olmasıdır. Nice hakikat yolunun yolcuları ve didar talipleri, bunu
okurken bu fakiri hayır ve dua ile yâd edeler. Bu Risale’ye nazar eden canlar,
kendilerini bilirler. Elbette dikkatli okuyan sükûn halindeki sâlik, kendisi
kendi halini düşündükçe, kendi yönünden hangi şehir sakinlerindendir, hangi
mahallede ülfet etmektedir, bu hususu insafla değerlendirip ona göre hareket
eder, Rızâ Kapısı’nı bulur, öğrenir Ve hamdeder.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu Risâle’nin
günümüze kadar gelmesinde Hazreti Şeyh İbrahim Fahreddin Şevkiyyül Cerrahi’nin
çok büyük hizmeti vardır. Kendileri 14 yaşlarında iken Şeyh Sadık Efendi’nin de
postnişîn oldukları Alaca Minare ismiyle bilinen Tekke’de vekaleten şeyhlik
yapmışlardır. Bu Risâle’nin asıl nüshalarından birini bakkal dükkânında
bulmaları ayrıca dikkate şayandır. Bakkaldan alışveriş yaparlarken orada öylece
üstüste durmuş kâğıtlar dikkatlerini çekmiş. “Yahu bu kâğıtlarda el yazması
şeyler var, n’apacaksın bunları?” diye dükkân sahibine sorduğunda o da “Hacı
Baba, paketlemeye lâzım oluyor bu nev’î kâğıtlar, ona kullanacağım.” diye cevap
vermiş. “Hele sen şunları bir ver bakayım?” demiş dükkân sahibine.
Şunu da hatırlatmak
icab eder, seyr u sülûk anlatılmakla anlaşılmaz. Her anlatılan da herkese uygun
değildir. Burada verilen genel malumat tıp kitaplarında verilen bilgiler
gibidir. Her ne kadar açıkça beyan edilmişse de erbabı veyahut bu hususta biraz
daha ihtisas sahibi olanlarla da istişare etmek öylece kanaat sahibi olmak uygundur.
En azından burada ifade edilenleri başkasına tatbik etmek için değil kendi
nefsinde muhasebe etmek için değerlendirenler herhâlde zarardan emin
olacaklardır.
